düş sanrıları

Published Şubat 13, 2012 by umudun güncesi

başka bir kavşağa saptığımda,karşıma yorucu cümlelerin çıkacağını biliyordum. en acıtan, en yok sayılandan gelirmiş meğer. bilinmezdi harflerin iki denklemli olduğu. 

her satır arasında, boş bir kağıdı doldurmak için çırpınan kelimelerin sessizliğe bürünmüş hali, çığlık atıyor olmalarından daha kaygı vericiydi. kelimeler konuşulmuyor sadece duyuluyordu oysa… iki cümle arası bir neşter etkisi yaratıyordu göğsümün orta yerinde. 

bir mahşer yeri gibiydi karanlık. cümleler aktıkça arkamdan, titriyordu ruhum derinlerde. bir kaygı taşımadan yok olabilirmiydi birden cümlelerim. peki ya sonunu getiremezsem kelimelerin? susuyordum sadece… sessizlik altın değerindeydi benim için. 

kimsesiz bir kadını gördüm, bir betonermenin altında kan ağlamaktaydı içli içli. yanına vardığımda görmüyordu beni gözleri. konuşmaya çalıştım,duymadı. sonra oturdum yanına bende ağlamaya başladım. birden çevirdi başını, yüzüme baktı. o an bir çığlık atıp koşmaya başladı. yetmedi kelimelerim ne kadar arkasından koşsam da. o hep yalnızdı. ne zaman elimi uzatsam için için kusardı öfkesini. yorulmuştum artık, ardından değil koşmak, yüzüne bile bakmıyordum artık. 

devamını getirmedim… çünkü devam etmeye değen bir neden göremedim

yolsuzluk,yokluk boyunca sürüklüyorsa adımı arkasından sessiz sedasız. iki dudak arası bir yalnızlık ömre bedeldi. bunu kiminin öğrenmesi için daha çok yenilmesi gerekti. bazıları hiç bilmeyecek. bir sonbahar yaprağının ardından sürüklenip gideceklerdi. 

bir düğüm orta buluyorsa, her düğüm bir öncekinin nedeni, her ilmek bir sonrakine sebep veriyorsa, makas değil, baştan aşağı ateşe vermekti çözümü.

ben tutabildiklerimi ateşe attım. 

bir önceki çıkmazda toprağı bol olsun diye minnet ettiklerim, o toprakta beni değil kendi çamurlarını ben niyetine ezdiler sadece. 

niyet ettim…kendi rızam için, selasız gönderdiğim bir cesedin unutulmuş küllerine.

kapan gözlerim, başka bir düşü küle çevirme zamanıdır şimdi.

doğmamış sancılar…

Published Şubat 9, 2012 by umudun güncesi

doğmamış sancılarıma ufacık bir mektuptur bu…

acısını yaşadığım, elimi uzattığım.. fakat ne yaparsam yapayım bir türlü uzanamadığım, küçücük bir düş sancısıdır bu.

gözlerimin yok saydığı, kelimelerin bile anlatamayacağı ufacık yürek tüpürtülerinin  çaresizliğe yansımış hali.

varlığını bilemediğim..yanımda olsun diye can çekiştiğim görünmez kızıma:

bal gözlerinden akan damlalara canım feda. akmasın gözlerinden yaşlar, dinmiyor yüreğimin yangını. ulaşamadım ne yapsam sana. bir adım hayaldin benim için. bu dünyada yaşatamadım seni. var edemedi ellerim seni. bilemezdim nefessiz kalacağını, ben olsaydım nefesin ben verebilseydim canımı keşke…

minicik ellerini tutamadım canım kızım. eteğime tutunduğun vakit “annem” dediğinde,alıp saklayabilseydim nefesimle seni keşke…

küçücük dudaklarının arasından çıkan her kelimeye feda olsun ömrüm. bir kez daha duyabilsem sesini keşke…

saçlarını okşayamadı parmaklarım, benim yerime o yabancı eller tuttu ellerini. almak istediğimde ellerimin arasına bedenini,koştum canımı parçalarcasına…yetemedim alıp götürdüler seni,kopardılar benden. gücüm yetemedi, yetebilseydi keşke…

keşkelerimin sahibi,küçük yol arkadaşım..Güneşim…

çığlıklarım kifayetsiz. bir gecelik rüyadan ibaret görüntün kazındı zihnime. en çok senin yokluğuna acıdı içim. en çok sensizlik burktu yüreğimi. olmadığın bir dünyada tek başıma kimsesiz yaşıyorum şimdi.

olmayan kokunu özledim…varlığın olmasa da gül canım kızım.

keşke bir günüm daha olsa geceye karışmadan, bu defa sarıp saklayabilsem seni…

kapan gözlerim,buruk bir rüyaya dalma vaktidir şimdi. 

 

not: bu yazı sadece dinlediğim nefes grubunun “siyah” adlı şarkısından esinlenerek, ufacık bir zaman diliminde gördüğüm rüyanın kelimelere dökülmüş halidir.

Düş sanrıları…

Published Şubat 6, 2012 by umudun güncesi

Bir labirent gibi karşılıyor şehrin karanlığı beni.

Her dönemeçten sonrası başka hikâyelere açılıyordu her kapı. Başımı uzattığımda bir yerden, ortada bir park fark ettim. Meğerse dinlenmek için bekliyormuş çocukluğum orada, bir damla nefes alabilmek için.

Mavi bir kaydıraktan süzülürken aşağı, küçük bir su birikintisiyle kayboluyor gözlerinden kum taneleri zaman niyetine. fark etmemişim bir yalan içinde yaşadığımı, üstelik engel olamadan kayıp gittiğini görüyorum zamanın ellerimin arasından.

Pembe bir tahterevalli sallanıyor kendi başına, görünürde  yapayalnız. Bir adım atabilirmiyim diye düşünürken çoktan dolduğunu görüyorum oturaklarının.  Meğer her görünmeyeni, görünür kılma çabam doldurmuyormuş boşlukları, aslında hiç var olmadıkları yerde bırakmak gerek düş kırıklarını. Çünkü onlar hiç yoktular…

Yeşil salıncaklar çarpıyor gözüme, öyle ihtişamlı görünüyorlar ki sabırsızlanıyorum salınırken kuracağım hayaller için. Yaklaştıkça yanına pas tutmuş elleri çıkıyor ortaya. Gördüklerim çamura bulanmış bir balçığı anımsatıyor hem de bunalımlı.Meğer gözden uzakken ihtişamlı görünen bu güzellik, yanına vardığımda kimliği olmayan bir kişiliksize bürünmüş aniden. Canımı yakma isteği işin cabası…

Bütün bu acımasızlığı bir çocuk parkına çeviriyor ruhum. Zihnimin boşluklarını bir oyunda dolduruyorum gözlerden uzak. Teselli cümleleri olmadan, sadece küçük bir çocuk oyun oynuyor geçmişiyle. Ben ise izliyorum sadece zihnimin bir köşesinde. Yorulmasını istemiyorum, uyanmasını da… Çünkü biteceğinden korkuyorum, küçük ellerinde tuttuğu umut zerreciklerinin.

Aslında her insanın hayatı bir panayır olsa acıları eğlence olmalı belki de. Çünkü bunu başarabilirse insan, bakmıyor eksik geçmişine ya da eskisi gibi acıtmıyor yarası, yüreğinin derinliklerini.

Benim için her dönemeçten sonrası farklı bir hikâye. Her sokak bir öncekinin çıkmazı bu labirentte. Kaçış yolu yok, karşımda ya kocaman duvarlar ya da bomboş mezarlar, içini insan olamayanların kayıp ruhları beslemekte.

Karanlıktır şehrimin sokakları, gece misali gün yeni doğar ya da batmaya yakındır genelde. Uzaktan bakmaya bazıları cesaret  edemese de, ben ismimi verdim bu şehire.  

Kırık bir lacivertten kalma geceyi terk ederken gözlerim, pembe siyah bir düş karşılıyor bedenimi. 

Uyan gözlerim, başka bir düşe renk verme zamanıdır şimdi.

bilinen bilinmezlik…

Published Ocak 27, 2012 by umudun güncesi

Kırmızı değildi. Renklere sığmıyordu. Bu  çoklu denklemin azımsanmış küçük bir hikâyesiydi.

Sözcükler aynı fakat yaşananlar farklı. Yaşayanlar farklı fakat yaşananlar aynı. bir sessizlik dürtüsüne bürünmüş siyah çarşafın arasından bakmaktı hayat, kimisi için odanın bir kenarında sanrılar sessizliğine bürünmüşken gözlerin bir milim daha geriye kayması ruhun özgür kalmasından ibaretti.

Hep aynı cümleler tarih tarih tekerrür ediyordu gözümde. Anlam vermek olanaksızlaşıyordu git gide… Bu mu diye paha biçtiğim kıymetin sonrasında bir dibe daha vuruştu uçurumdan.

Kanamaya yüz tutmuş yaraların acısı iz bırakır. Bilmezlerdi bunu yaşamadan. Tuz niyetine parmak bastığın yaradan akan iltihap, bedelidir tüm cümlelerinin. Bir adım sonrası bilinmez bir savrukluk. Sürüklenmek istemiyorsa boşluğa, iyi tutmalı bindiği dalı. 

Kesiyorsa kendinden habersiz, onca laf çoğunluğu yitip gitmeli o boşluktan.                   Bilmezlerdi kendinden öncekileri. Durup baktığında geçmiş sanrılara, sen olduğunu bilmeden tüketirlerdi ömürlerini. Araya girip milat devirdiğin takvim bir vazgeçişti. Oysa onlar bilmezdi, bir kere tüketildi mi ömür, gerisi öyle devam ederdi. Sen başını çıkarmadıkça çamurdan, nefes almak yok gibi bir şeydi.

Bilmezlerdi, her seçiş bir vazgeçiştir.                                                                                       Çoğunlukla edilen yeminlerin ardını süsleyen bu duvarlar, minik bir yok oluşun kelimeye döküldüğü koca bir hezimettir.  Her açılan sayfanın bir adım öncesi karalara bağlanmış satırlarla doludur. Bilinmeyen çokluklar içinde yine tarih tekerrür eder aynı cümlelerle. İşte o an araya girip milat devrini sen kapamak istersin. Ancak izin vermezler. Çünkü bilirler ki bu sadece anlamsız bir rüya. Göz açıp kapayıncaya dek bitecek tüm yaşanmamışlıklar.

Bu da farkındalığın farkını fark edememektir aslında.

 Geriye kalır eflatun düşlerden, pembe siyah bir rüya…


Published Ocak 22, 2012 by umudun güncesi

hepsinin tadı aynı değilmiydi oysa;
ağlama diye silerlerdi gözyaşımı
biz değildik o zaman bile içimdeki kıpırtı
bir çağlayandan aşağı süzülürdü ruhum
komutlanmıştı koşullanıyordu hayat dönemeçten dönmeden
bir işareti yoktu ki ağlayacağımın gülmeyi hiç bilmiyordum üstelik
binlerce sesin içinden çıkmış ruhum yedi renk
şimdi nereye gidiyor kendinden habersiz onu da bilmiyorum
ben tekil olunca bütün yazgılar çoğulsuz
bütün kalabalıklar benden habersiz yine başka bir yolun yolcusu
haykırmıyor yedi düvele, sesini açsan boğazı kesik
çıkamıyor ruh bedenden can çekişmesi bile bin hevessiz
bir ninni fısıldıyor kulağına kuşluğunda gün vaktinin
bir bir atıyor adımları bilinmez bir boşluğa
yine aynı merdiven yine aynı duvar
mezarını kazıyor eşiğinin boş ufuklar
bu kez gidilmeyecek benden habersiz bir kat derine daha
bu defa karanlık olmayacak yanıp sönmeyecek tekrar bu ışık
ölümse eğer karşıma dikilen bu kez gitmeyeceğim onunla
ben gideceksem eğer, arkamdan gelenlerin ilmeği boynunda

pembe siyah düşler halisünasyonu…

Published Ocak 15, 2012 by umudun güncesi

hiç ummadığım bir vakitte geleceksin yine karşıma
konuşmayacak, bakacaksın yine saatlerce… ben ise dakikaları sayacağım saat gibi teker teker. ibretlik bunun neresinde diye yakacağım bir sigara. sen hala bıraktığım yerde duruyor olacaksın. ilerlemeyecek adımların ne bir öteye ne bir geriye.
eksik mısraların satırlarında tamamlanmayımı bekleyecektik yoksa ?
öyle bir düşte tamamlanmanın bir manası yoktu. hangi kelimeden sonra gelecek virgülün ya da anlamsız üç noktaların bir sonrası sen ya da ben olması farketmiyordu artık.
sen gönlüne göre kovalayandın biçimsizce.
bütün rüyaların anlamsız sebebi sen çıkıyordu, seni görmek yeterliydi, mana aramaya gerek yoktu.
eksik kelimelerden ötesi bir adım yalnızlık.
sen yalnız değildin..senin en büyük yalnızlığın bendim sadece.
farketmiyor artık hangimizin öldüğü…
eni konu bildiğimiz bir hırsın tekerlemelerini ezberlemiştik küçüklüğümden beri
ben yine küfür edip çıkacağım kapıdan dışarı, ardımdan kapıları çarpacaksın, ben ise bir adım atmanı bekliyor olacağım gülümseyerek.
çıkamazsın ki saklısın sen o kafeste…
nefes alamıyorsun burada, ne garip…aynı derdin muzdaribi gibi elimi uzattım sana. tutmanı beklerken, sen gibi yaptım sarıldım boynuna. neden arıyordun gözlerimde…
nedeni yoktu sen gibi…
bazen nedeni olmazdı anlamsızlıkların. olduğu yerde kalmalıydı neden.
ölmüyordun ne de olsa. yaşamanın bir anlamı da yoktu aslında.
nasıl olsa nefes alamıyordun burada.. ne garip. senin bana yaptığını şimdi ben yapıyordum sana. ben tüketiyordum nefesini, anlamsızca bakıyordum gözlerine sen ise çaresizliğinden kapıyı kapatıp gidiyordun usulca.
bir uyandım baktım gece olmuş, yeni bir rüyaya dalma vaktidir gözlerim.
ölmeden almalı son bir nefes daha.
tarih tekerrürden ibaretse artık yaşayanları başka.

Published Ocak 12, 2012 by umudun güncesi

görüyorum, kapat gözlerini diyorlar.. şahit olma.
o an geri çekilecek gibi oluyorum, ayaklarım basmıyor yere. gitmek istiyorum geri geri daha da gerilere. gidilmiyor işte. gitmeye bir kalktınmı ayakların yürümez oluyor bir kere.
duyuyorum söylenmemesi gereken herşeyi. kapat kulaklarını duyma diyorlar.
o an diyorum gerçek değil tüm bunlar. bir acı hissediyorum omzumda, meğer tüm yük omuzlarıma vuruyor tüm hırsıyla. bir savuruyorum kolumu çarpıyor iki ucu çoklu denkleme. hissettiğim acı gerçek. bir kaybolsa gözlerim, durup ben kime haykırayım?
bırak ne olursa karışma diyorlar…
hanginiz tepkisiz kaldınız kendinizi alakadar eden tepkimelere?
sakın ağlama diyorlar…
neden?
gözyaşı saklanması gereken birşeyse neden aksın gözlerimden?
hele ki böyle hisli hüzünlerin otağında kendi samanını yakıyorken kaderim,
kendi düşen ağlamaz diyorlar. neden?
kendi düşenin canı daha çok yanmazmı diğerlerinden.
bizimki düşmeden de değil üstelik. hayata başlarken şartları koymamanın içimize acı acı koymasıydı kimsesizlik.
şimdi kendi güncemden bir sayfa yakıp, canımdan can koparmak değilmiydi, bin türlü umutla beklediğim huzurun gelmeyecek olmasının acımasız gerçekliği…

Published Ocak 5, 2012 by umudun güncesi

mısralara mektuplar sığdırmış yüreğin kalemi satırlarında çıkmış her bahaneye öyle bir vurulmuş ki ömür, kimseyi yerine koymaya tenezzül dahi etmiyor artık.

her sabah umut biçilen yarınlara hasret,bir eksiklikle kalkmış yataktan. kişileştirilmesi çok zor bir bütünün ayrı parçalarını oynatıyordu belli ki hayat bize. Ruh bilinmezlerin bir yerinde derine saplanmış,çıkacağı yeri bulamıyor sanki gözleri.ne yapsa nafile,paçasına yapışan bir çocuğun “anne” yakarışına dayanamamış,gri gözleri ile süzüyor etrafı umarsızca. bu bir bıkkınlık değildi, bilinmezliğin yedi kat dibiydi sadece. kimse görememişken adım adım çıkmış basamakları bir kat bilinmezlik daha.

Bir tren istasyonunda dinlenir gibi ama ağır ağır geçerken önünden, üzerine çullanan gözleri tek tek eleyip kapamış yüreğini anlamsız denklemlere. oysa, uçurumun kenarına dikildiği vakit bilmezdi ki elinden tutar diye gülümseyenin kafasına sıktığı bir kurşunla kendini sonsuzluğa bırakacağını…

kaderler hep kederli…

Gözyaşları süzülüyor her “ben”liğin yüreğinden.

gururuna yediremeyen,takıp maskesini öyle bakıyor kendi penceresinden.

herşey aslında hep “ben”den ibarettir.

bütün bilinmeyen denklemleri sadece herkes kendince yaşadı, acıyı çeken hep kendi, sefasını süren karşısındaki olurdu. bütün şarkılar hep kendi adına yazılırdı.  bütün şiirler onu anlatıyordu…

hayatındaki bütün yalanları karşıdaki söylerdi, kendi masumdu. hep acınması gereken kendisiydi. o sadece kelimeleri süslerdi. karşısındaki ise bir bencildi.

iş başkalaşırsa, aslında;

bütün “sen”ler “ben”cil bir acıda ortak paydaya bölünüyordu. gidememezlik sararken bir tarafını,kendini bir kendisi daha olsa ve bütün gücüyle çarpsa,ancak toplanabilirdi. oysa bütün eksiler önündeki kesirlerden götürüyordu.

başka bir çözümü kalmamıştı bu denklemin. gidecekti… en iyi yapabildiği şeyi yapacaktı son olarak.

ayaklarıyla hissediyordu toprağın soğukluğunu… burası anlamsız bir mezardı.

ama, ölüler konuşamaz..ağlayamaz…dahası bakamaz bir kez daha gözlerine .              kendi toprağını, yalanlarıyla,kibirleriyle kazdıkları mezarlarının içinde şimdi bir ölüydüler sonsuzluğu bekleyemeyen.                                                                               matem tutulacak bir anıları olmaması ne acı… anılması gereken ufacık hatıraları… söyleyemedikleri ve kimsesizlikleri ile topraklarına dokundum son kez. bir demet çiçek bırakmak istedim yüreklerine. ancak onun için bile yoktu gururları. arkamı dönüp çıktım yüreğimin mezarlığından.

adım atılacak uzun bir yol vardı önümde, hele ki içimde daha ölmemişler varken, matem tutulmazdı gidenlerin ardından.      

Published Aralık 30, 2011 by umudun güncesi

sessiz çığlığın içinde boğulurum sanırsın 
yüreğin bilmediğin bir yerdedir
bulmak istersin yollar kapanmıştır
başka bir yola aktarma yapmak için çok geç.. 
gittiğin yeri bilmiyorsun 
bütün sesler içinde o kadar sağırsın ki 
cümleler seni geri getirmeye yetmiyor
bir oluyorsun yok olduğunu düşündüğünde,

kendiliğinden kopuyor mısralar gölgesinden hür

geri getirmeyecek ne de olsa sevdaları, geçmişi

toprak gibi kopuyor bağrından serzenişler

 
kelimelerin anlamsızlığına sığındığın vakit
anlatacakların için her şey çok geç 
kurduğun düzen boyunca yol aldığın adımların 
bir bir geri itiyor seni başkalarının omzuna 

öyle bir kaçıyorsun ki ardına bakmadan

tüm geçmiş seni kovalıyor sanki karanlık sokaklara
her şeyi bırakıp gitmek için çok geç…

ardımdadır diye gün saydıkların aslında bir ilmek geçirmek üzere boynuna.
Senin geçtiğin yollardan elbet daha önce geçenler oldu
bir bir kilit vurdular her ilmeğe, açılmamacasına 

Baktığın karanlık yolda,kimsesizlik bekliyorsa seni,
avunurum diye beklettiğin onca kelimeye
sığınmak için boşuna bekleme 
bütün anlamsız kelimeler seni ölmeden mezara koydu bile
yaşıyorum diye düşünme 
sen nefesini tüketeli çok anlamsız kelimeler önceydi 
sanırmısın ki nefesini kaybedenin kalmışmıdır artık kaybedecek bir şeyi?


bir rüya daha…

Published Aralık 24, 2011 by umudun güncesi

biliyorum, renk vermeyecek gölgelere bu ışık. ne kadar diretip yaksam da hepsini, kenarında, köşesinde gün sayacak ortaya çıkmak için. yağan karın altında sönmeyecek ateşleri. ıslanmayacak yağmurda gözleri ve göz yaşı dökmeyecekler alamadıkları uğruna. içinde ben olan hiç birşey bırakmayana kadar, bir köşede uyumamı, uyanmamı bekleyecekler. 

en büyük ilhamım sövmek olacak varlıklarına.. yazmak olacak kederimi göz pınarıma. bir cümlenin iki ayrı onulmaz eksiklikleri olacağız kimseden habersiz ve kimse anlayamayacak aslında ne olup bittiğini. sadece kelimeleri okuyacaklar sessizce gözlerinden kayıp gidecek tüm anlamsızlıkları. bir elekten geçer gibi mısraların arasından sıyrılıp gidecek yaşanmışlıklar,yaşayamadan…

hep aynı yerlere bakacak gözlerim. hep aynı kareleri görecek ufacık daireler içinde. aynı yolları tüketecek, aynı boş sözlerle ömrümü tüketecek ardımdan insan olamamış varlıklar. 

hep aynı gürültüleri işitecek kulaklarım. farklı bir ses tonu duymayacağım. aynı monotonluk içinde haykıran seslerin arasından yürüyüp geçeceğim hayalet misali. 

hep aynı rüyaları göreceğim, ben kaçan onlar kovalayan. dünyada alamadıkları canı, kastıma koşturup duracaklar arkamdan. ben yine uyanacağım… yine uyuyacağım… her uyandığımda gölgeler kaçacak gözlerimden, yakalanmamak için… ve ben tüm bu ışığın yansımasını göreceğim simsiyah benliklerinde. ne kadar diretip yaksam da tüm ışıkları almayacak renklerini kaçarken gölgeler.

ve ben içimde ki cesetlerle… daha ölmemiş olan varlıklarla,monotonlaşmış, sessiz,çığlıklarını dindiremediğim bir rüyaya daha dalmış olacağım, zamanını bilemediğim bir vakitte…

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.