başka bir kavşağa saptığımda,karşıma yorucu cümlelerin çıkacağını biliyordum. en acıtan, en yok sayılandan gelirmiş meğer. bilinmezdi harflerin iki denklemli olduğu.
her satır arasında, boş bir kağıdı doldurmak için çırpınan kelimelerin sessizliğe bürünmüş hali, çığlık atıyor olmalarından daha kaygı vericiydi. kelimeler konuşulmuyor sadece duyuluyordu oysa… iki cümle arası bir neşter etkisi yaratıyordu göğsümün orta yerinde.
bir mahşer yeri gibiydi karanlık. cümleler aktıkça arkamdan, titriyordu ruhum derinlerde. bir kaygı taşımadan yok olabilirmiydi birden cümlelerim. peki ya sonunu getiremezsem kelimelerin? susuyordum sadece… sessizlik altın değerindeydi benim için.
kimsesiz bir kadını gördüm, bir betonermenin altında kan ağlamaktaydı içli içli. yanına vardığımda görmüyordu beni gözleri. konuşmaya çalıştım,duymadı. sonra oturdum yanına bende ağlamaya başladım. birden çevirdi başını, yüzüme baktı. o an bir çığlık atıp koşmaya başladı. yetmedi kelimelerim ne kadar arkasından koşsam da. o hep yalnızdı. ne zaman elimi uzatsam için için kusardı öfkesini. yorulmuştum artık, ardından değil koşmak, yüzüne bile bakmıyordum artık.
devamını getirmedim… çünkü devam etmeye değen bir neden göremedim
yolsuzluk,yokluk boyunca sürüklüyorsa adımı arkasından sessiz sedasız. iki dudak arası bir yalnızlık ömre bedeldi. bunu kiminin öğrenmesi için daha çok yenilmesi gerekti. bazıları hiç bilmeyecek. bir sonbahar yaprağının ardından sürüklenip gideceklerdi.
bir düğüm orta buluyorsa, her düğüm bir öncekinin nedeni, her ilmek bir sonrakine sebep veriyorsa, makas değil, baştan aşağı ateşe vermekti çözümü.
ben tutabildiklerimi ateşe attım.
bir önceki çıkmazda toprağı bol olsun diye minnet ettiklerim, o toprakta beni değil kendi çamurlarını ben niyetine ezdiler sadece.
niyet ettim…kendi rızam için, selasız gönderdiğim bir cesedin unutulmuş küllerine.
kapan gözlerim, başka bir düşü küle çevirme zamanıdır şimdi.