Arşivler

All posts for the month Eylül, 2011

sonbaharım…

Published Eylül 27, 2011 by umudun güncesi

sarı sayfaların adını sonbahar koydular… kimi dökülen yapraklarının ömrünü biçti bu kağıda. mevsimlerden gelen sonbahar olunca, adını ölüm ayı koydular. bir çok ad verdiler sonbahara, hastalık oldu, ölüm oldu, koca bir yaprak dökümü oldu. sonbaharda açan güneş bile yalancıydı, kandırıyordu..samimmi değildi hiç birşeyi sonbaharın. açan çiçek bile uzun ömürlü olmazdı sonbaharda, tükenirdi hemen yaprakları. ne çiçeği kalırdı dibinde bırakacağı ne bir avuç toprağı.

sessiz gidişlerin adıydı sonbahar. yürek burkan ayak seslerin kimsesizliğe bürünüş hali. bir adım uzağında seslensen duymayan kulağıydı çınlayan titrek sesimin. iç burkması belki o yüzdendi, bir avuç toprak başında açamayan sararmış tomurcuklara, gözyaşı ile hayat verme çabası ve sonunda yok olup gitmesiydi yağan karın altında. 

bir iç çekişiydi sonbahar… kimsiz kimsesiz bir köşe başında, yağan yağmurun altında titrerken elleri, bakarken aşağıdan bir cam kenarına.. yakarmı benimle bir sigara diye umarsızca diretmesiydi kendine  tüm olasılıksızları…

bir umudun tükenmesiydi sonbahar… hastayı ölüme doğru yolcu etmeye hazırlanırken, acısından yüzüne bakamamak gibi. daha fazla hissetmemek için içimdeki yangını umarsızca yatıp bir daha uyanmamak gibiydi hayata. 

tüm bu direnişlerin sonunda küçük bir damla gözyaşımın inatla içimde kalma savaşının sona ermesiydi biriktirdiklerim… koca bir sel olmuştu yüreğimin yangını, ateşten aldığım her damla biraz daha sürükledi külleriyle beni toprağına. gördüğüm hiç bir düşe benzemiyordu üstelik, ellerime baktım..gerçekten ağlıyordum bu defa.

kimsesizliğimin ya da sensizliğimin adını koydum; sonbaharım…

ben seni sonbaharda sevdim… ilk baharda tükettim… sonra hiç yaz görmedim.

şimdi bir rüyaya dalma vaktidir gözlerim.

bu sessizliğimi…

Published Eylül 22, 2011 by umudun güncesi

kırmızı beyaz mavi… bütün düşlerin sonu ayrı birer renkti. hepsi açılıyordu başka bir karanlığa ya da düşlerin kelimeye dökülüşü farklıydı bu defa. bir adım ötesinde olduklarım meğer ne kadar geride kalmış ya da ben başlangıç çizgisinden bir adım atmaya cesaret edememişken insanlar hayatlarının yarısına güle ağlaya gelmiş. gelmişler işte ortalara bir yerlere. bir ortası yokki bunun ardından sövelim, gülelim ya da ağlayalım. ortaya ulaşa ulaşa, ulaştığım orta sadece defterin ortası olmuş. yaza yaza eskitmişim bütün kelimeleri, tüketene kadar kendimi yazmışım. okunmamış cümlelerim… ne anlatıldığı bile bilinmemiş çoğu zaman. sadece yazmışım. bende bir ortaya geldiysem eğer kendimi düşsel bir zirveye taşıyıp o aradan atmalımıyım kendimi; misal bu işi zirvedeyken bırakanlar gibi gibi. bende demelimiyim, anlatmak istediklerimi yeteri kadar anlatamadım, yeteri kadar seni seviyorum diyemedim… yeteri kadar seni özlüyorum diyemedim… yeteri kadar bu yaptıkların bana koydu be! diyemedim… yeteri kadar haykırıyorum görmüyormusun diyemedim… diyemedim yeterince hep beraber olsak ne vardı şimdi diye. çıkmadı ağzımdan yüreğimin kırgınlıkları, boğazımda nükte kaldı… katran oldu ciğerime yapıştı. olmazmıydı şimdi olsaydınız, ne vardı bu kadar yok olacak hepiniz birden, topluca ettiğiniz intihardan dahamı mutlusunuz ölmekten. gülümsemeleriniz gerçekmi? yoksa içinizde bir yerde ukte kalmışmıdır vicdanınızın ufacık sesi… diyemedim gündüzler kısa, geceler uzun. ama’lara bıraktığım gecelerim birkez de yerini keşkeye bırakmışsa, ben neden anlatıyorum bütün bunları diye düşünmedim..mi?

düşündüğüm yer kafama sıktığım bir istasyonun dibiyse eğer, ben açtığımda gözlerimi elini bulamıyorsam yanımda. gidenlerin mutlulukları bir resimle gark oluyorsa rüyalarımda. ben aynı kaldığım yerde yazıp okunmuyorsam madem, o zirve dediğim uçurumdan atlamamak için ne gibi bir nedenim var benim? 

arkamdaki gölgelerimi sevindireceğim, daha fazlamı gururum aklayacak alnımı. kibirlerinden yanına yaklaşılmayanların eline daha fazlamı koz vereceğim. olmayacak kaç duaya, daha fazla amin diyeceğim ya da ben neden daha fazla okunmamak için yazacağım ki?

şu çizgiden aşağısı bilinmeyene gidiyor ise, neden burada kalmalı ki ruhum…

ben bu yüzden az konuşurum, sen beni çok anla!

nedenmi yazıyorum her uyanışımda, senin için değil… kendime yazıyorum ben. kimin gözü okuyorsa bu satırları umrumda değil. ben yazıyorsam kimse için yazıyorum, hayatımda olmayan hiç kimselere değil!

bir damla yaş düşmüş PıNaRımdan… bu sessizliğimi kendime ithaf ediyorum… bundan feyz alan hiçbirinize değil…

bir rüyadan…

Published Eylül 19, 2011 by umudun güncesi

seni sana bağlıyorum, olmuyor çözülüyorsun. bir ilmek daha atıyorum bu defa boğuluyorsun. bırakıyorum herşeyi elimden, düşüp kalıyorsun. kalkmıyorsun ayağa gün geçtikçe savruluyorsun. titrek bakışların ardında kimsesizliğin saklı. bir merdivenden sesleniyorum sana, durma diye yalvardığım eşikte inadına dikiliyorsun. haykırmaya ramak kala sarıyor bir el bütün bedenini, ben dayanamazken  zarar gelmesin bir tek saç teline diye, sen yığılıp kalıyorsun önümde. ölüme çelme takmak niyetinde, dudaklarında ki gülümsemen yine inadına.. içinden bitsin diye umduğun tüm kadehler çizip geçiyor bedenini. inanamazken bütün bunlara, koşmaya çalışıyorum yanına. yine koşmak için çabalıyorum ben birilerine, ölmesin nefes alsın diye. son bir kez dokunabilmek için çırpınıyorum tekrar tekrar. yine olmuyor… yine uzanamıyorum kimseye. bir el kapatıyor gözlerimi (yine) olmasın bunlar, buradadamı diye çaresiz beklemeye koyuluyorum. belki getirirler seni o eşikten, belki olabilir bir son defa ikimiz için. belki kimsesizliğimiz sona ermiştir, artık yalnız değilizdir belkide…

gözüm açılıyor gibi hafifçe, karanlığın içinden simsiyah bir ışık süzülüyor gözlerime. geri dönmenin manası yok, ellerindeyim bu gece yine.

düşüncelerimi, düşüncesizlikten çıkarmaya çalıştığım her vakit, bir diğer seyircisine ramak kala, oyunu yarıda kesmiş gibi atıyor sahneden aşağı kader. bir sen görürken, bir sen aramaya başlıyor ellerim. gözlerim o kadar alışmış ki yokluğuna, orada duruyorken bile orada yoksun gibi. tarih tekerrür ederken kendini, kelimelerimi silip tekrar yazıyorum, siliyor ve sadece bakıyorum. yerine koymaya çalıştığım her sen, sen’cil bir yaraya dönüşüveriyor benliğimde. ben’cil yanın çok uzaklarda sadece herhangi bir yılın herhangi bir ayında sana ağlamaklı bakarken gözlerim, içinde vicdanının rahat nefesini taşıyor aslında.

ne yaptıysam olmuyor, bir günlükte farklı yapılmaya niyet gösterilmiş, özünde rutin kalmış gibi değişmeye çalışıyor bütün hislerim. fakat sonu hep aynı kalmak için sonsuz bir yemin edermişcesine tıkılıyor hislerim gösterişsiz kelimelerin ardına….

sen olmadığını bildiğim kaç tane sen gördüm bir bilsen…

bu ama’lar yokmu, keşke’lerden daha acımasız. seri katil gibiler…
bir vurup kaçıyorlar ki canının yandığına sövemeden 
göçüp gidiyorsun gerçekliğinden. 

bir senle başlamıştım ben ya rüyama, sızdığım uykudan uyanmamaya ramak kala irkildim yine. o an göz göze gelince bu gölgeyle anladım ki,bana fazla görülen bir rüyadan uyanma vaktiymiş şimdi.

yarım kaldı senle, olsun değerdi…

bir rüyadan

Published Eylül 14, 2011 by umudun güncesi

sesimin kısılacağı bir sokak aradım durdum. hiç biri diğerinden farklı değildi. hepsi aynıydı çabaların. biri tutsa diğeri sallandırıyordu sandalyeden aşağı ilmeği. diğerine baksam,  bir öncekinden farklı değildi sonu. bitiş çizgisine varmadan kalacağımın ya da gideceğimin hesabını verir oldum.tüm çıkmazlara koştum. her biri için bir yükselen tuğla daha, ezilmiyordu yılanın başı küçükken. şu sokaktan bir diğeri nereye varırdı? yürüyebilsem gidebildiğim yere kadar, hangi cehennemin dibini görürdü gözlerim. sensiz kaçıncı yıkılışını kutladı zafer niyetine ruhumun cesetleri ve biraz daha uzandı halisünasyondan bozma rüyalara kaptırdı kendini benliğim. bir varmıydı, yoksa üçer beşer çıkarken merdivenleri diğer kibirlerin altında ezilenmi olmuştu. bir yoksa eğer neye tutunuyordu bu insanların kaderi? kaç mezar yerinden atacaktı daha cesetleri ya da kaç otobüs daha gidecekti senin olmadığın yerlere?  ellerim kilitli, dudaklarım mühürlü gibi, gözlerim arıyor ama yokluğun çarpıyor bilincimin her zerresine. kaç kelime eskiyecek, hangisine göz ucun değecek, neresinde bulacaksın kendini. kaç şarkıya adını verecek günahların. kaç günde bertaraf edeceksin kendini gölgelerin arasında. peki sen, en son kaç kez değer verdin kendine…

şu dağlardan ötesi nereye varırdı kimbilir. ne farkeder, hepsinin sonu kimsesizlik değilmi. peki bir yer varmı orada yalnız kalacağım? ben hiç yalnız kalamadım ki. şu yolların sonu nereye varır? hayallerimin köklü ağacını yaktıktan sonra gözyaşlarımla söndürmeye çabaladığım ateş, yakmış ikimizide. bir yerlerde bırakmışım seni bağıra çığıra. ben bunun adını koyamadım. sen kokuyordu uzandığım tüm rüyalar. bir aksan gözlerimden, bitecekti uğrunda yaşamadığımız herşey. kıymetli olan sen değilsin. benim aslında… ben bunun adını bir rüya koydum. yalnızım derken yine bir çift göz gördüm. senin olmadığın yerde benim ne işim var diyerek oturdum odanın ortasına…

bir ses duydum; o kadar kolay değil bitirmek. söylenmemiş çok söz var daha.

irkildi ellerim, anladım ki başka bir rüyadan uyanma vaktiymiş şimdi. 

Published Eylül 12, 2011 by umudun güncesi

kelimelerdi eksik olan
senin yokluğun değil
adını sığdırsam bir harf eksik kalıyordu
tamamlamaya fırsat yok 
bir yangındı ardımızdan esen
sen  ateşi oldun
ben savrulan külleri…

bir rüyaya daha

Published Eylül 9, 2011 by umudun güncesi

çaresizlik tıkıyordu yollarımı, bütün heveslerim bin parçaya döküldü. toplamak için uzandım yere nefes alamayacak kadar yorgundum. bir demlik çay olsa, şerefine tüketirdim tüm bardakları kadeh misali. bir sigara yakar nargile niyetine ciğerlerimin hezeyanla bayramına içlenirdi içim. küllerimden doğarmıyım acaba diye bakmak için. hep bir cümlem diğerinden güzel olsun diye düşünürken, kapatırdım gözlerimi ben. yazardım…yazardım… tekrar yazardım, bakmadan kimseciklere, hatta yazılarıma bile. öylece sonu gelmiş olurdu bir yazının daha. ben kalemimi her gün şerefine kırıyordum halbuki. hezeyanlarım gelip geçiyordu öfkesinden, gururundan kibirinden… şekilsiz şemalsiz gözlerim seçerdi yinede onca kalabalığın içinden seni. bir tek noktaya baksam sesinden anlardım bana doğru geldiğini. karanlığın içinden bir çift göz bakardı gözlerimin içine doğru. o an kaybolur giderdim bilinmezliğin körüne kadar. tek yapabildiğim gitmekmi sanki? senin kalmalarına hasret bu yürek. elimi uzattığımda tutabilsen ne fayda, bir kere dokunsan huzurla gidecek belki bu beden. bir camın kenarında otururdum,kimsesizliğimi paylaşmak için, tüm ipleri dolamak için boynuma, anne rahmine söverken bir çift göz bakardı ışığın içinden, kapkaranlık… o an kaybolurdum bilinmez bir derinliğe doğru. adını haykırsam tutarlardı ellerini, muhtaç olduğum nefes adım adım giderdi benden çok uzaklara. anladım sonra, kalamıyordum ben olduğum yerde. ya sen bırakıp gidiyordun elimi, ya ben geriye doğru düşüyordum bir nebze daha. bu düşmelerin sonu acıtıyordu canımı, kemiklerim sızlıyor ruhum kanıyordu sonra. ağlıyordum yalnız başıma… ben kimsenin yanında ağlamak istemiyordum belki, ama gözyaşlarım seçmedi ki kaderini. bitirdim bir mısra daha, sonrasında iz düşüm sürüklüyordu beni kendine. bir kez daha sürükleniyordum peşinden ardı sıra. bir ses geldi yine arkamdan, hissediyorum yine varolmadıklarını. o an geliyorsun aklıma. tutunacağım derken yoksun aslında orada. bir rüyaya bırakıyorsun sonumuzu. ama benim gecem hep karanlık bilmiyorsunki yakaracak kadar bitkin düştüğümde acıyor rabb bana, anca konuk ediyor düşlerime seni.

bir, iki, üç… aldığın nefes geri döndürecek seni. işte o zaman bir rüyaya daha veda etme zamanı şimdi.

bir rüyaya daha…

Published Eylül 8, 2011 by umudun güncesi

kıymık taneleri saplanıyor yüreğime. acını anlatacak bir kelime arıyorum. bakıyorum, göremiyorum. bıraktığım hiçbir yerde yoksun. adın toprağa karışmış sanki. çimenler bürümüş üzerini, sen kaybolmuşsun. bir düşten kurtarırsam seni, diğerinde boğuluyorsun. anlamıyorum neden bu kadar çabuk ellerimden kayıp gidiyorsun. kelimeler tarif edemiyor seni, eksik kalıyor bir yerlerde bir şeyler oluyor. yarım yamalak her cümleyle başlatıyorum da bitmek bilmiyorsun. aslında sen yoksun biliyorum, ama bitmek bilmiyorsun işte bir yerlerde, tükenemiyorsun… 

içim acıyor yokluğunla, biliyorum aslında sen yoksun.bir gökyüzüne bakıyorum, birde sana,  gecenin karanlığında yok olup gidiyorsun. bir yıldız tanesi kadar küçük umudum parlıyor içimde, tam tuttum derken başka bir yıldız olup kayıyorsun. 

virgüller ulaşamıyor noktalara  hep bir yerde eksik kalıyorsun. kelimelerin kifayetsizliği bürüdüğü vakit zihnimi, atıyorum peş peşe üç noktayı düşlerime. düşlerim sönük kalıyor kimsesizliğinin yanında. bir bakıyorum kocaman haliyle yüreğime bir umutsun, bir bakıyorum aslında sen orada yoksun.

sonra baktım ki olmayan bir seni arıyorum. fakat kelimelerin en iyi hale bürünmüş kifayetlerine sarıp sarmalıyorum seni. bir sen oluyorsun ki sorma gitsin. sen bile görsen bendeki seni tanıyamazsın. ben yarattım seni içimde, öyle bir sen oldunki kimselere benzemedi. öyle bir sakladım ki kimseler göremedi. sen bile… kim olduğunu bilemeden yaşadın, yaşıyorsun hala. ben aslında sevmiyorum kimseyi sen gibi. nimet sayılır derecede soluksuz, nefessiz yaşıyorsun hiç kimse gibi.

kimsesizliğimle dokunmuyorum sana, sen olmuyorsun o anda. sadece huzur bulduğun yokluğumla yaşıyorsun gecelerini. mutluluk senin için ulaşılmaz belki, belki de yetişemiyor ne yapsa sana. bekliyorsun bir yerlerde kafanda yarattığın kimseyi ya o da habersizse  sen gibi misal benden… 

aslında bu yazdıklarım biri değil sadece hiç kimse! görülmemiş, duyulmamış cümlelerden ibaret sadece…

say aldığın nefesi, şizofren bir aşktan uyanacaksın şimdi. o halde bir rüyaya daha veda etme zamanıdır şimdi.

kaybettiğin nefesi…

Published Eylül 5, 2011 by umudun güncesi

kahpe sevdalara hüzünlenmiş gölgelerim. bir artık bulsa çıkacak kovuğundan keder. yine başını kaldırıyor şaha dimdik. alacaklısı böyle ise vereni ne olmuştur kim bilir. bir sevda ayıklıyor sılanın kar tanelerini, bir bir saymakla geçti ömrüm sonbaharındaki yağmur zerreciklerini. adına damla diyemeyecek kadar çekingen, içinde kıyameti başına yıkacak kadar alaboraydı sevgim. kırk başlı ejderhanın yedisine kurban gitti dualarım. sapla samanı birbirinden ayırdığı vakit gözlerim, kapansın perdesi diye iğne iplik aradım tüm beceriksizlerin ellerinden. öyle bir yırtılmış ki namussuz attım tüm iğneleri kadehimdeki ateşe. açtım gözlerimi  bakıyorum güneşe, cehennem gibi yakıyor gerçekliğindeki yokluğun; adı hiç kimse!  haketmiyor gülümsemeleri, tüm kapılar ardına kadar kapalı,  eğilip baksam her yer zifiri karanlık. yok bir anahtarı, çok olmuş denize atalı… hangi kiliti uydurmaya kalksam hep uyuttu masallarla. dinleyen bende değildi suç, içimdeki küçük kız inandı bir kere aşkın gerçek olduğuna.  sevdanın yolları dikenli sarmaşıklardan değil, yıllanmış tecrübeden geçiyor şimdilerde. tüketecek neyim kaldı diye sorduğumda, gürledi; tükenmemiş inancın var daha! bilmiyordu ki en başta inancımı kaybettiğimi. tükenecek bir şey kalmadı velhasıl bende. bir araf arası mekik düzmekte yokluğumun geriye kalmış bedeni.

 izi var, yolu var..adı var,  şanı var…  ancak sözü yok, kimi kimsesi yok. sahte kalabalıkların kimsesiz yalnızı. hayattan alamadıklarını kopartıp elinde çarçur eden kimsesizlik. beklediği geldiği vakit gözlerindeki hüzünle koparacak kendini tekrar tekrar  ruhundan.  çekilecek neyi kaldı hayatın, vermediği acıları var daha! 

say yağmur tanelerini uyanacaksın sızdığın bu kabustan.kaybettiğin nefesi alma zamanıdır  şimdi.

pembe siyah düşler halüsinasyonu

Published Eylül 3, 2011 by umudun güncesi

küçük hayalleriniz ardına sakladığınız korkularınız ve umut karışımı toz zerrecikleri, kişiliğinizin ulaşılmaz noktasındaki bir içe vurum aslında. hep olmadık zaman dilimlerinde olmadık kişilerin yanında ve olmadık anlarda olmadık şeyler kurgulanır, arkasından söylenen bir küçük söz dizimi ile ya son bulur ya da yıkıma uğrar. bir düşler halisünasyonu değildir bu yazılanlar. iyi düşünülmüş bir kaç satır üzerine karalanan duygu yoğunlukları diyelim. sabah uyanır, yanınızdaki kimsesizliğe şöyle bir baktıktan sonra geri kalan boşluğun kokusunu içinize çeker ve güne başlarsınız. kimi uyumak için bir yığın söz öbeği okumuş, kimi yastığa beş kala gözlerini kapamış, kimi sadece duvara bakarken yaşadıklarını hesaplar, kimi yaşayamadıklarına söver, kimi bir gece içinde bunların hepsini yapar. bazıları ise yaşanan ufak bir yorgunluk sonrası, içindeki huzuru bulmak adına yolculuğa çıkmaya hazırlanmaktadır ya da bir tutam alkole boğduktan sonra kendini, uyuşmanın o anlık verdiği mutluluğu kimsede bulamayacağını anlayıp koca bir tebessüm ile yok olur olduğu yerde… uyanmakta böyledir, o arada yaşanan arbede sırasında yarı ölü vücudunuzun belli bir kısmında gördükleriniz ve yaşadıklarınız işin kar kısmıdır. 

sonuçta insanlar farklı yerlerde olsa da yaşanan zaman dilimi ya da mekanın çok farklı bir önemi yoktur. bundaki önem hayal yoğunluklarının katı kuralları arasında başlar ve elde edilemeyecek sonuçlara karşı bir direnç sistemi ile karşı konulur bir mucize ile tüm zaman ve mekan duvarı alt edilir ve insan istediği yerde, istediği mekanda ne istiyorsa onu yapmakla meşgul olur. 

velhasıl hayal kurmak, rüya görmek… kişiye gökten düşmüş bir nimettir. yaşanılan seyirliğe, kim olmaya dair gidilen yolda, düşüncelerin arasında, yaşamakla, nefes almakla bitmeyen ömür o saniyeler yoğunluğu içinde bir amaca ulaşır, hayal de olsa… kimi gerçeklikte hayat bulur kimi olduğu yerde kalır, kimi ise kelimelere dökülür. bu bir pembe siyah düşler halüsinasyonudur. 

ortak paydada birleşince önemi kalmaz kimsenin, kimsesizliğin. ölüme giden yolda da akıl bir ise, yeni bir sayfaya adım atılmak üzereyken kalp hala olduğu yerde sayıklıyor ise; önemi yok hiç bir şeyin ve hiç kimsenin. tüm yaşanan duygular sonrasında tadı bir değilmi gözyaşlarımızın?

(sen ağlayamıyorken ve ben sende yokken kaldımı bir önemi bütün bu cümlelerin… siyahımda saklı kaldın.)

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 29 other followers